Gelinlik – Abiye











{Haziran 2, 2008}   hajime sorayama

Hajime Sorayama, 1947 yılında Japonya’da doğdu. Bir marangozun oğluydu. Öğrenimini Tokyo Chuo sanat okulunda tamamladı. Bir yandan da reklam ajansları için çizimler yapıyordu. Robot teması üzerine bir çok çizim yaptı. Airbrush tekniğini çok iyi kullanan Sorayama, John Kacere gibi ressamların da içinde bulunduğu ‘hyper-realism’ akımı içinde değerlendirilebilir.
Neredeyse dikkatli bakılmadıkça fotoğraftan ayırt edilemeyen çizimleri ağırlıklı olarak kadın vücüdu üzerine yoğunlaşır. Ek olarak bu kadın teması genel olarak biraz da fetişik iç çamaşırlarıyla süslenir.
Sorayama’nın detayların gerçekliğine düşkünlüğü mükemmel vücut hatlarının yanısıra iç çamaşırlarının dantel bölümünlerindeki ince çalışması ile kendini gösterir.



{Haziran 2, 2008}   İÇ ÇAMAŞIRI TARİHİ

İncir Yaprağı ‘fantazisini’ bir kenara bırakacak olursak aslında gerçek anlamda kadınlar için iç çamaşırının tarihi milattan önce 2000′lere kadar uzanıyor. Fakat bu dönemlerde yaşayan ve Jacques Laurent tarafindan da bugün görkemli fahiseler olarak tanımlanan Cretan kadınları bu çamaşırları sadece çıplak göğüslerini yukarı kaldırmak, kalçalarını vurgulamak ve vücutlarını daha alımlı göstermek için giyiyorlardi. Eski yunanda kadınlar cüppelerinin altına Zona giyerlerdi. Bu, kumaş ya da deriden yapılmış ve tek amacı dişiliği vurgulamak olan korselerdi. Aynı şekilde, Romalı kadınlar da üstlerine oturan dar, taşlı jartiyer benzeri kemerler giyiyorlardı. Bu jartiyerler o dönemlerde henüz icat edilmemis olan çorapları tutmak için orada değillerdi elbet; onların tek amacı erkeklerin (ya da karşılarında kim varsa onun ! ) arzularını uyandırmaktı. Aynı Greklerde oldugu gibi Romalı erkekler için de jartiyerler, eşarplar ve vücudun en değerli kısımlarını örten işlemeli kumaşlar erotik bir özellik taşıyordu. Yüzyıllar boyu devam edecek olan bu yaklaşım bir anlamda fetişist kültürün doğuşu olarak da düşünülebilir. Cestus, kasıktan gögüslerin altına kadar olan bölgeyi kaplayan işlemeli korse, bir mite göre Venüs tarafindan icat edilmiş ve kendisine şehvetli bir vücut bahşedilmiş olan tanrıça Juno’ya tavsiye edilmiş. Martial bu korseyi hiçbir erkeğin kaçamayacağı bir tuzak, aşkın alevlerini tekrar tutuşturacak bir araç olarak tanımlıyor ki, kendisi ‘Venüs’ün ateşiyle hala sıcak olan’ bir cestus’a dokunmanın düşüncesiyle tahrik olur.

Kadınların erkeklerde tutku uyandırmak için geçerli olan bir yolun da cinsiyetler arası doğal farklılıkları vurgulamak olduğunu fark etmeleri yeni bir şey değil. Kadınlar eskiden de kendi iç çamaşırlarını, gerçekten farklı bir cins olduklarını sevgililerine devamlı hatırlatmak için kendileri seçiyorlardı. Orta çağlarda iç çamaşırı şimdikinden daha az popüler değildi. Kadınlar külot giymezlerdi çünkü özel bölgelerini yeterince havalandırmalarını ve şöminede ısıtmalarını engellediğini düşünürlerdi. Yine de ortaçağ, iç çamasiri için altın yıllardı; bu dönemde iç çamaşırı fetişizm için bir araç haline gelmis ve jartiyer benzeri icatlar özel bir erotik aksesuar olarak kabul edilmişti.

Rönesans’ta İtalyan sanatı, Leonardo da Vinci, Boticelli, Michelangelo ve Raphael gibi tanınmış eşcinsel sanatçıların yapıtlarıyla şekilleniyordu. Bu sanatkarlar kimi zaman fırça ve keski yardımıyla, kadın göğüslerine sahip olan başsız erkek vücutları, güzel erkeklerin ateşli gözlerine sahip yalın madonnalar gibi çeşitli çapraşık yaratıklar yarattılar. Vertugade ya da Fransız Farthingale’inin (bele takılan ve eteklerin kabarık durmasına yarayan tahta ve seriden yapılan iskeletler, yastıklı rulolar) icadıyla iç çamaşırı hızla ilerlemeye başladı. Bu giysinin ortaçağdaki feminen anlamda popüler özelligi olan karnı ortadan kaldırmak ve kadın vücuduna daha erkeksi bir görünüm sağlamak için giyiliyordu. Başka bir deyişle, bu iç çamaşırını homoseksüel estetikle aynı çizgiye getirmek için başlatılmış belirgin bir girişimdi. Seksüel eşitliğin hevesli bir savunucusu olan Maria de Medici’nin ‘pantaloon’ adı verilen, kadınların bacaklarını erkekler gibi gösterme isteklerini ortaya koyan bir çeşit paçalı don veya “kalça-sarmalayıcı” modasının önderi olduğu söylenir. Ayrıca bu pantaloon’ların ağ bölgeleri, kadınların kendilerini pratik bir şekilde, soyunmadan ‘erkeklere verebilmeleri’ için açıktı. Pantaloonlar kadınları toza soğuğa karşı koruyordu, ancak tek kötü yanları attan düşen ya da kayan kadınların bacaklarını ve bazı bölgelerini gözlerden saklıyor olmalarıydı. Homoseksüelliğin yaygın olduğu bir dönemde, pantaloonlar sade olmanın tersine kadınların kalçalarını iç oğlanları gibi sergilemelerine olanak sağlıyordu.



{Haziran 2, 2008}   GEÇMİŞTEN BUGÜNE ÇORAPLAR

Çorapların geçmişi eski Yunan uygarlığına kadar uzanır. Köleler ve işçiler bacaklarını saran “soccus” adı verilen çorap benzeri giysiler giyerlerdi. Ancak bu tarz giysiler ilk olarak 12 yy.da Avrupa’da bildiğimiz anlamda çoraplara benzemeye başladı.16.yy.da William Lee isminde bir papaz, çorap örmek için bir makine geliştirdi. Böylece pamuk ve ipek en popüler çorap malzemesi haline geldi.19.yy.da kadınlar ağırlıklı olarak pamuktan yapılan çoraplarının düşmemesini baldırlarına bağladıkları kurdeleler ile sağlıyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ipek çoraplar tekrar revaçtaydı. Ancak çoraplar için altın yıllar, 1935 yılında, kömür, hava ve suyun karışımından elde edilen mucize sentetik naylonun keşfi ile başlar. 24 Ocak 1936′da Wilmington’da ilk naylon çorap satışı yapılır: 3 saatte 4000 adet naylon çorap satılır. Artık ipek çoraplar naylonun egemenliğinde kalmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimi ile sıkıntılı yıllar geride kalırken naylon çorapların yıldızı yeniden yükselir. Örneğin New York’taki mağazalarda 50 bin adetlik stoklar sadece 6 saat dayanabilir. 60′ların sonlarına kadar çoraplar arkadan dikişli olarak üretildi. Bu çoraplarda çorabın arkasında boydan boya bir çzigi bulunurdu. Günümüzde de bu tekniğin bir yansıması olarak arkası çizgili çoraplar hala üretilmektedir. 60′lı yıllar aynı zamanda ‘fully fashioned’ adı verilen bacak şeklinde çoraplarında üretildiği yıllardı. Bu çoraplar düz bir boru şeklinde değil bacağın kıvrımlarına tam oturacak şekildeydi. Naylon, aşırı inceliğiyle ve kristalimsi transparanlığıyla, ipek ve yapay ipeği saf dışı bırakmıştı.
GEÇMİŞTEN BUGÜNE ÇORAPLAR

70′lere doğru olan olur ve mini etek çılgınca bir moda akımıyla ortaya çıkar. Mini eteğin kaçınılmaz etkisi olarak külotlu çoraplar ortaya çıkar. Jartiyerler ve çoraplar bir anda kullanılmaz hale gelir. 80′li yıllarda ise jartiyer çorabı diye birşey kalmaz. Ancak dar mini etekler yüzünden giyilemeyen jartiyerlere rağmen çoraplar kendilerine bir yol bulur ve ’stay-up’ ismiyle jartiyersiz de kullanabilen ve bacaktan düşmeyen yapısıyla geri gelirler. ‘Stay-up’ çoraplar külotlu çoraplara baştan çıkarıcı bir alternatif olarak günümüze kadar gelir.

Şimdi ise jartiyerlerin ve çorapların yeniden keşfedildiğini söyleyebiliriz. Kadınlar artık bedenlerini sarıp havasız bırakan, çirkin külotlu çoraplar yerine şıklığın simgesi olan jartiyerli çoraplara yöneliyor. 90′lı yıllarda üretimi neredeyse durma noktasına gelen jartiyer çorapları bugün farklı çeşitlerle tekrar bizlerle.



ve benzeri